Hipnozda Bilinç ve Bilinçdışı

Yazdır

Bilinç insanın kendisi ve çevresini tanıma yeteneği olarak tanımlanabilir. Algı ve blgilerin zihinde ta ve aydınlık olarak izlenme sürecidir de denebilir. Bilinç süreleri, sadece bir bireyin doğrudan farkında olduğu düşünce, duygu, algı ve hayaller gibi iç süreçlerdir. Diğerleri bunları ancak bireyin sözel ifadesinden öğrenir doğrudan fark edemez. Bilinç içinde bir başka kavram da “farkındalık”tır.

DEĞİŞTİRİLMİŞ BİLİNÇLİLİK

19. yy. önyargıları sadece uyanıklık halini bilinçlilik kabul eder ve diğer durumların hepsini değiştirilmiş bilinçlilik hali “altered state ofconsciousness” (ACS) olarak adlandırırdı. Uyanıklıktan farklı olan bilinçlilik demek olan ACS içinde :

- Hayal kurma + diğer gevşeme halleri

- Yaratıcı durum, özellikle de ilham fazı

- Hipnogojik, hipnopompik durumlar

- Hipnoz

-Duygusal baskılanma (Sensory deprivation)

- Gece rüyaları

- İlaçla olan psikadelik durumlar

- Konsantrasyon + meditasyon

- Mistik durumlar + ekstaziler (vecd)

- Dissasiasyon durumları

- Depersonalizasyon durumları ve patolojik kapsamda da,

- Fügler

- Psikotik durumlar bulunur.

Hayal kurmak, manzara seyretmek, bir sanat eseri izlemek, Transandantal meditasyon kitap ya da televizyona dalmak “minör ASC”; hipnoz, psikadelikler, klasik doğu meditasyonu, mistik vecdler, fügler, psikotik tablolar “major ASC” dır. Hepsinde birden bir Disosiyatif süreç söz konusudur. Bütün ASC’ların ortak hedefi, bilinçli aklın bloke edilmesidir. Böylece, Zenler “akılsızlığa” (No Mind), Yogiler”ölümsüz bene” (Immortal Self), Sufiler “benin hiçliğine” (Fana el Fana) ulaşırlar. Eski Judeo-Hristiyan geleneğinde bu düşünce Tanrı’nın sesini duyabilmek için kendini boşaltmak olarak anlatılır. İslam’daki tasavvufta da yine bilinçli aklın aşılması söz konusudur. Mevlevilerin başları dönmeksizin saatlerce dönebilmeleri farklı bir bilinçlilik ve farkındalık halinin çok dramatik bir şekilde gözlenen bir ifadesidir.

UYKU VE HİPNOZ

Farklı bilinçlilik durumları arasında hipnoza en çok benzetilen ve yakıştırılan uyku olmuştur. Faria’nın “lucid sleep” (güzel uyku) tanımı ile hipnoza adını veren Braid’in “nervous sleep” (sinir uykusu) tanımı hipnozun tarih öncesi kullanımından başlayarak uyku ile benzer düşünülmesinin en net örnekleridir. Hipnoz, psikolojik açıdan uykuyu andırır ama, fizyolojik açıdan benzemez. Uykudan farklı olarak hipnozda yalnız bilincin değil farkındalığın da farklı bir durumu söz konusudur.

Braid önce uyku adını verdi durumu daha sonra hipnotism olarak tanımlarken, uyku ile arsındaki farkları her iki durumda gözlenen farklı fizyolojik değişikliklerle açıklamaya çalışmıştır. Oysa Bernheim’in (1902) uyku ve hipnoz hakkında söyledikleri telkin ve hipnoz arasındaki ilişkiyi de en veciz biçimde ifade eden sözlerdir: “Telkinle oluşan uykunun doğal uykudan hiçbir farkı olmadığını göstermeye çalışıyorum. Doğal uykuda da işiye telkin verilebilir; yeter ki kişi uyandırılmaksızın telkini verenle ilişki içinde olabilsin…”

TELKİN VE BİLİNÇLİLİK

Deneysel psikolojiyle uğraşan Amerikan Psikologları için birkaç yıl önce bilinçli süreçten söz etmek davranışçılığa bakış açısından şaşırtıcıydı. Hipnozun esası bilincin değiştirilmesinde yatar, ve bilinçle ilgili tartışmaların yeniden ilgi uyandırması hipnozu da daha merkezi bir konuma getirecektir.

Hipnozun Amerika’daki yorumundan en popüler olanı telkiniyet çalışmalarıydı. Clark Hull’ın 1933’de yayınlana “Hypnosis and Suggestibility” kitabının başlığından da bu anlaşılmaktadır. 1953’de Weitzenhoffer’in yayınladığı kitap ise “Hypnotism an Objective Study in Suggestibility” adını taşımaktaydı. Yine barber tarafından geliştirilen ilk ölçek de Barber Telkiniyet ölçeğiydi (1969). Telkiniyet öğretisi tabii olarak 19 yy. sonları Fransa’sında Nancy Okulunun öğretisi olarak ortaya çıktı. Telkiniyet kavramı uyarı-cevap terimleriyle düşünmeye alışık Amerika’lı deneycilere oldukça yakın geldi. Çünkü telkin bir uyarı idi ve hipnotize kişinin yaptığı ise cevaptı. Bu gelenek, uyarı yanıt kuramının zayıflamasına karşın Barber tarafından sürdürüldü. Barber hipnozda ilk kez girdi-çıktı (input-autput) kuramını geliştirmişti. Daha sonra ise derin hipnoz olabilen kişilerde hayal ve fantezi yoluyla bazı tanıdık özelliklerin bulunduğunu fark ederek pozisyonunu biraz değiştirdi. Bununla birlikte olağan bir hipnoz pratiğinde hayal gcünün dikkatlice yönlendirildiğini dolayısıyla yaratıcılığa yer olmadığını söylüyordu. Bunu ölçmek için Sheryl Wilson’la birlikte bir ölçek geliştirmiştir. Ancak ölçek adı kendi savının tersine, “Yaratıcı İmgelem Ölçeği” olarak anılıyordu. Barber ile ayrıntılarda karıştırılmaması gereken bir diğer yaklaşım Sarbin ve Coe’nun 1972’de yayınladıkları “Hypnosis : A Social-Psychological Analysis of Influence Communica tion” başlıklı kitaplarında yer alan rol yapma kuramıdır. Onların yaklaşımının sosyal psikolojik uygulamaları rol kuramının George Herbert Mead gibi sosyologlar tarafından geliştirilmesiyle oldu. “İletişim etkisi” kısmi anlamda telkiniyete verilen yeni bir addan başka bir şey değildi. “Artmış telkiniyet ya da başka kişinin etkisine yanıt hipnozda vardır ama hipnoz ölçütü olarak tek başına yerli değildir. Birincil ve ikincil telkiniyet arasında fark olduğu ve birincil telkiniyetin hipnozla yakından ilişkisi de Eysenck ve Furneaux tarafından 1945’de, Stukat tarafından 1958’de ayrı ayrı tartışılmıştır.

BİLİNÇDIŞI VE HİPNOZ

Freud’un bilinç dışı kuramına ve hipnozun dinamiğine iki temel bakış açısı vardır : Birincisi bastırma, ikincisi gerileme ilkesidir. Bilinç dışının kökeninin toplumsal olarak kabul edilemez cinsel ve agresif dürtülerin bilinç dışı bir alana bastırması olduğu söylenir. Burada bastırılan dürtüler aktiftir fakat ancak doğrudan olmayan yollarla kendilerini ifade edebilirler. Psikanalitik görüş bilinç dışının serbest çağrışımları ve onların yorumlanması yoluyla yararlı bir tablo edilmesini amaçlar. Serbest çağrışımlara ek olarak bilinç dışı dil sürçmeleri, tavırlar, (mannerizmler) rüyalar ve hastalık belirtileri ile ortaya çıkar. Burada Jungien yorumlamalar kastedilmemektedir. Freud ve Jung ortak olarak bilin dışına doğrudan erişilemeyeceğini ancak, sembolik görünümlerle sonuca gidebileceğini söylemişlerdir. Gerileme kavramı hipnozun yorumlanmasına psikanalizden gelmiştir. Burada hipnozda sık çalışan “yaş geriletme”den söz etmiyoruz, daha çok hipnozda düşünce sürecinin daha çocuksu veya ilkel bir düşünce şekline doğru değiştirilmesinden söz ediyoruz. Hipnozun regrese bir durum olduğu kavramı daha çok ilk yazılarda görülür ama güncelleşmesi Anna Freud ve Heinz Hartman tarafından geliştirilen ve sonra David Rapaport tarafından yorumlanan psikanalitik ego psikolojisiyle oluşmuştur. Ernst Kris (1952) regresyon kavramını egonun hizmetinde sanatçıların yaratıcı düşüncesine destek olan, durdurulabilen ya da geri döndürülebilen kısmi bir gerileme olarak tanımlar. Bu fikirler daha sonra Gill ve Brenman tarafından hipnozun yorumlanmasına temel oluşturdu. Onlara göre hipnozun oluşturulması, olağan benlik yapısını kesintiye uğratıyor ve hipnozla birlikte benlik parçaları daha ilkel düzeyde yeniden bir araya geliyorlardı. Düşünce daha regrese olan birincil süreç ve bildiğimiz mantıklı düşünme ve problem çözme olarak bilinen ikincil düşünce süreçlerinden oluşur. Birincil süreç daha ilkel, mantıksız ve dürtüseldir. Fantezi ve varsanlar birincil süreç düşüncenin işaretleridirler. Rüya da toplu görsel varsanılar birincil düşünce örneğidir. Hipnozda fantezi ve varsanılı deneyim hipnotik bilinçlilik birincil süreç düşüncenin işaretlerini vermekte dolayısıyla da gerilemeyi göstermektedir. Fromm, Oberlander ve Gisenwald (1970) birincil sürecin varlığını göstermek amacıyla ortanın üzerinde hipnoz seviyesine sahip deneklere hipnozda ve uyanıklık durumundayken Rorschach testi uyguladılar. Beklenebileceği gibi hipnozda uyanıklık sürecine kıyasla daha çok birincil süreç düşünce örneği saptadılar. Bununla birlikte Gill ve Brenman’ın iddia ettiği gibi adaptif regresyon yani benliğin hizmetinde regresyon gözlemediler. Hilgard’a göre, bu tarz bir deneyde bazı sınırlamalar mevcuttur. Bir kez hipnozda kişi değiştirilmiş bir bilinçlilik içinde olduğu için bu denemenin kendine has tanımları olmalıdır. Hipnoz, Edmonsto’nun (1981) söylediği gibi bir gevşeme hali olmakla birlikte Banyai ve Hilgard’ın (1976) göstediği gibi kondisyon bisikleti kullanırken de kişi hipnoza girwbilir. Gevşemenin yanında tam bir uyanıklık hali de olabilir. Bilinç ve fizyolojik durum kişinin hipnozda ne yatığına bağlıdır. Hilgard hipnozda iki düşünce sürecinin bazen birbirinden bağımsız, bazen de tek bir deneyim içinde birbirine karışarak sürdüğünü söylemektedir.

Hipnozda iki deneğe birazdan söylenecek şeyin şaka olduğunu ve buna gülecekleri telkin edilir. Daha sonra “Balina şüphesiz bugün yaşayan en büyük memelidir” denir. Denekler buna gülerler. Onlara şakanın nesinin komik olduğu sorulduğunda, birincisi bunun aslında komik olmadığını ama gülme krizine tutulduğunu söyledi. İkinci denek, gözümün önüne gelen komik balinayı görmeliydiniz dedi. Kocaman çenesi, minicik ayakları vardı. Gerçekten çok komikti. İkincide birinciye göre daha çok birincil süreç düşünce söz konusudur. Birincil ve ikincil sürecin karışımı hipnoz boyunca vardır. Bu, yıllarca gözlemci bir benliğin varlığı sırasında benliğin diğer bölümünün değişmesiyle açıklanmıştır. Örneğin telkinle kolda felç oluştuğunda denek kolunu gerçekten felçliymiş gibi algılar. Kolda kontraktür istemsiz olarak gerçekleştirmiştir ama kişi bükmeyi denerken, samimidir, ve bükemeyişine şaşırmaktadır. İşte bu nedenle hipnozu basitçe bir değiştirilmiş bilinçlilik hali olarak tanımlamak yeterli değildir.

Hipnozun oluşturulması önceki duygusal bağlantıları ebeveyn benzeri bir figüre taşır ve psikanalizde olduğu gibi düşünce sürecini etkileyen regresif aktarıma neden olur. Shor (1962) bunun hipnotizörün manipülasyonlarıyla gerçekleştiğini hipnotik duruma esas olmadığını söylemiştir. Nörozda hipnozla tedavi uzun süreli ve tekrarlı olursa aktarım ilişkisinin gelişmesi beklenebilir. Bu da hipnozun kendisinden daha çok tedavi ilişkisine bağlıdır. Hipnozda hipnotizörün rolü rehberliktir. Kişi eğer isterse hipnotizörün gitmesini istediği yere gider, istemiyorsa gitmez. 10 kez ya da daha fazla hipnotize olan kişilerin gözünde hipnotizörün imajı çok fazla değişmeyebilir. Hipnotizörün kişiliğinin rolü burada çok küçüktür. Burada ortak çıkarımlardan biri de hipnotizörün sadece kişinin kendi deneyimlerine rehberlik eden bir ses olduğudur.

ÖN BİLİNÇ VE BİLİNÇDIŞI

Erikson “zihin kapasitesinin çok azını kullandığımızı biliyoruz. Bilinçlilik de yalnızca bu standartları karşılamak üzere programlanmıştır. İnsanların bilinçaltlarının kendilerinden daha zeki olduğunu bilmeleri çok önemlidir. Bilinçaltında çok zengin bir materyal depolanmıştır.” Demektedir. Bilinç öncesi ise hemen bilinç düzeyine çıkamayan deneyimlerin bulunduğu yerdir. Bilinçdışı gibi regresyonların sonucu değildir. Hilgard ön bilincin bölünmüş bilinçliliğe eşdeğer olduğunu çünkü ön bilinçten bilince ulaşan şeylerin sürpriz olmadığını ve buradaki materyalin en azından bir zamanlar bilinç düzeyinde de bulunduğunu söylemektedir. Fakat derin bilinçdışı böyle değildir. Bazı hipnotizörler bilinçdışı ile temas ettiklerini, bunun için de parmak sinyali yolunu kullandıklarını ifade etmektedirler. Hilgard bunun yapıldığını gördüğünü ve derin seviyelere kadar ilerlediğini; sonunda hipnotizörün bilinçdışı ile konuştuğunu söylediğine tanık olduğunu anlatmakta ve böyle bir prosedürün tedavi edici olup olmadığını sorgulamadığını fakat hipnotizörün bilinçdışı ile konuştuğundan şüphesi olduğunu söylemektedir. Bilinçdışı doğrudan ulaşılabilen anıların, arzuların ya da istenmeyen duygulanımların depolandığı, bir yer değildir. Kişilik ve dürtü teorisiyle ilişkili olarak dikkatli biçimde ilişkide bulunulması gereken metaforik bir konumdur. Bundan bu kadar harcıalem biçimde bahsedilmesi doğru değildir. Bu tarz yaklaşım doğum deneyimleri ya da önceki yaşamların açığa çıkarılması gibi kötüye kullanımlara yol açabilir. Bu da hipnozun psikoloji ve tıp bilimlerinde doğru yeri bulmasını güçleştirebilir.

DİSSOSİASYON TEORİSİ

Bilinç ve bilinçaltı arasındaki ilişkiye farklı bir yaklaşım da Pierre Janet tarafından yapılmıştır. Bilinçdışı yerine bilinçaltının kullanılmasının sebebi Janet’in bunu literatüre sokmuş olmasındandır. Janet’ye göre dissosiasyon histeri ya da diğer psişik zayıflığa bağlı patolojik bir durumdur. Onun teorisinin modern biçimini patolojik kökleri reddederek, Hilgard Neodissosiasyon teorisi adıyla geliştirdi. Hilgard amnezinin hipnozun en açık özelliklerinden biri olduğunu düşünmektedir. “Rüya nasıl birincil süreç için bir modelse amnezi de dissosiasyon için bir modeldir”. Amnezide bir zamanlar bilinçli olan anılar telkin etkisiyle geçici olarak unutulur. Fakat bellekteki bu anılara hiçbir şey olmaz çünkü istendiğinde geri çağrılabilirler.bunun istisnaları vardır. Unut denilen her şey unutulmadığı gibi hatırla denince hepsi de hatırlanamayabilir. Amnezi her zaman posthipnotik değildir, hipnoz içinde de olabilir. Ve dissosiasyonla ne kastedildiği anlaşılır. Hilgard sıklıkla duyulan sesleri duyamama,   ya da normalde duyulan ağrının duyulmamasının daha sonra tersine de dönebileceğini söyler. Bu amneziyle paralel gider: daha önce bilinen bir şey artık bilinmemektedir. Ta ki normale dönme sinyali verilene dek. Bunun posthipnotik amneziden farkı uygulanma şeklidir; hipnoz içinde farkındalık olmadan gerçekleşir. Bu Hilgard’ın buluşunu daha da karmaşıklaştırmaktadır. Hilgard bu uygulamaya farkındalığın olmadığı dikkat demekte ve bir bilişsel süreç olarak bunun gizli gözlemci (hidden obsever) metaforu şeklinde kavramlaştırabileceğini söylemektedir. Bu bilişsel bir alt yapıdır. (Tıpta beyinde kişiyi gözleyen homonkulus tasviri gibi) deneysel anlamda bu fenomen derin hipnoz olan kişilerle sınırlıdır.


Yeni Makaleler:
Eski Makaleler:

Saglik ve Tip Diger