Sean Homer
Ceviren: O.Ogutcen
Bundan önceki bölümde Lacan’ın çalışmasının 1950’lere kadar olan bölümüne odaklandık; bu dönemde daha çok dilin rolüne ve simgesel düzene vurgu yaptığını biliyoruz. Kelimenin kesin anlamıyla Lacan
bir yapısalcı değildi; iki nedenden ötürü bu böyledir: birincisi, Yapısalcılık özneyi tamamiyle çözmeye çabalar ve özneleri sadece simgesel yapıların bir “etkisi” olarak görür. Oysa Lacan, öznenin simgeselle ilişkisi içinde nerede yer aldığını bulmaya çalışır ve öznenin basitçe dilin ya da simgesel düzenin bir etkisine indirgenebileceğine ihtimal vermez. İkincisi, Yapısalcılık için, bir yapı daima tamdır-bütündür; oysa Lacan’a göre yapı –simgesel düzen- asla tam değildir, eksiktir. Her zaman bir artık, bir arta kalan (leftover) vardır; bir aşırılık veya çıkma yapan bir şey vardır. Bu aşırılık öznenin ve nesnenin ötesindedir.Bu artığa özne açısından ya da objet petit a açısından bakılabilir. Seminer XI’de (1964) Lacan’ın çalışmasında önemli bir kopuş olmuştur; kendi bilinçdışı kavramını Freud’unkinden ayırmaya ve ayrıca dilin ve yapının ötesinde bu anlayışı daha sistematik olarak formüle etmeye başlamıştır. Aynı zamanda dilbilimsel kavramlar olan metafor ve metoniminin yerine, psikanalitik kavramlar olan arzu ve dürtüyle yakından ilişkili yeni kavramları -yabancılaşma (alienation) ve ayrılmayı (separation)- geçirmiştir.
Bilinçdışının Yapılanmaları
Freud için bilinçdışı öz olarak temsildir: yani erken çocukluk deneyimlerinin hafıza izlerinden ve travmalarından oluşmaktadır. Meslek yaşamı boyunca Freud bir çok farklı zihin modeli geliştirmiştir: güçlü arzuların kökeni olarak bilinçdışını açıklayan ekonomik ya da dinamik model; bilincin, önbilincin ve bilinçdışının topografik modeli; ve son olarak id, ego ve süperego şeklindeki yapısal model. Benzer şekilde Lacan’da farklı bir dizi bilinçdışı tanımı geliştirmiştir ve meslek yaşamı boyunca yaptığı her bir kavramsallaştırmada vurgu yaptığı yer değişmiştir. Lacan tarafından önerilen üç spesifik bilinçdışı tanımı olduğunu söyleyebiliriz:
Bir aralık/boşluk ya da kopma/yırtılma olarak bilinçdışı.
Bir dil gibi yapılanmış olarak bilinçdışı.
Öteki’nin söylemi olarak bilinçdışı.
En başta bilinçdışı deyince ne söylemek istediğimizi biraz netleştirelim.
Lacan’a göre psikanaliz bir bilimdir. Bilinçdışı öznenin bilimidir ve bu özne ilk kez modern felsefenin kurucusu Rene Descartes’la (1596-1650) birlikte on yedinci yüzyılda ortaya çıkmıştır. Lacan, Freudiyen bilinçdışının Kartezyen öznenin doğrudan mirasçısı olduğu ve aynı zamanda buradan gelişen bütün felsefenin altını oyduğu yorumunu yapmıştır. Meditasyonlar’da (1642) Descartes inançlarımızın ve gerçekliği algılayışımızın hakikatini nasıl bilebildiğimizi sorar. Descartes `bunu sadece bilimsel olarak yapabileceğimizi öne sürer, eğer kuşkulanmamıza yol açan herşeyi reddedersek doğru olarak kesinlikten geriye ne kaldığını görebiliriz` der. Bu yaklaşımın, Descartes’ında gözlemlediği gibi, bir güçlüğü vardır ve bu güçlük belirsizliğin orijinal olarak başladığı yerde yer almaktadır. Bir kez bunu kabul etmek zorunda kalınca, Descartes’ında öne sürdüğü üzere, “dünyada hiçbir surette hiçbir şeyin: gökyüzünün, yerin, zihnin veya bedenin olmadığını” kabul etmek zorunda kalırız. Böylece Descartes Tanrı’nın ve bizlerin varoluşunun kesin olabileceği sonucuna varır:
Eğer Tanrı beni aldatmıyorsa varolduğuma ilişkin hiç şüphe yok; ve
beni sevdiği kadar aldatabilir de, bir şey olduğumu düşündüğüm
sürece benim hiçbir şey olmama neden olamaz. Öyle ki, bunun
hakkında dikkatle düşündükten sonra ve özenle her şeyi değerlendirdikten
sonra, sonuç olarak kişi kendinden emin bir şekilde şu ifadeyi söylemelidir:
Ben varım, bu zorunlu olarak doğrudur, bunu her zaman zihnimde anlarım ya da
yaratırım.
Öte yandan Lacaniyen bir perspektifte, Zizek’in söylediği gibi, kesin olan tek bir şey varsa o da bir şeyin varolmadığıdır. Bunu biraz açıklayalım: Freud şüpheyle ilgili bir pozisyondan yola çıktığında Kartezyen kalmaya devam etmektedir, ama buna karşın Descartes bilinçli zihnin kesinliğine yönelik bir şüphe pozisyonundan hareket eder; Freud ise ters yönde hareket eder ve vurguyu kesinliği destekleyen şüpheye yapar. Freud için, psikanalizin temel öğretisi bilinçli zihnin nüfuz edemediği bir ruhsal yaşamın ve aktivitelerin varlığıdır. Bu yüzden insan zihnini betimlemede ünlü iceberg örneğini kullanır. Lacan, eğer Freudiyen bilinçdışını ciddi biçimde kullanacaksak Descartes’ın şu formülasyonuna geri dönmemiz gerektiğini ileri sürer: ‘Şüphelendiğim için, eminim ki düşünüyorum’. Bilincin kesinliği her zaman başka şeyler tarafından da desteklenir: şüpheyle, bilinmeyen ya da bilinemeyenle veya Freud’un sonradan tasarlayacağı gibi bilinçdışıyla. Bu yüzden, Lacan’a göre, Freud’dan sonra kesinlikle bilebileceğimiz tek şey “bilinçdışı öznenin kendini ortaya koymasıdır, onun düşünmesi kesinlikten önce gelir”. Bu bağlamda bilinçdışı pre-ontolojiktir; bir varoluş sorunu değildir, ya da bir olmak veya olmamak meseleside değildir, ama aksine anlaşılamazdır, Kartezyen şüphenin bilinmeyenidir. Bilinmeyen olarak bilinçdışı şüphenin ötesindedir.
Bir aralık ya da kopma olarak bilinçdışı
Lacan, bilinçdışı -Freud’un öteki sahne dediği-, ‘algı ve bilinç arasındaki kendi kopma deneyiminde kavranmak zorundadır...’ diye yazar. Freud’a göre bir bilinçdışı olduğunu biliriz, çünkü bilinçli savunma mekanizmaları mız belirli anlarda güçsüzleşir ve bilinçdışı kendini gösterir: örneğin uyurken gördüğümüz rüyalarda, bir şey söylerken başka bir şey söyleyiverdiğimiz dil sürçmelerinde, sık sık yaptığımız şakalarda ve son olarak semptomlarımızda. Bu örneklerin tümü gündelik konuşma ve deneyimi parçalayan ve ondan fışkıran, bilinçli düşüncenin ötesindeki bir sürecin mevcudiyetini gösterirler. Bunlar Freud’un dil üzerine olan erken dönem metinlerinde (Düşlerin Yorumu, Gündelik Yaşamın Psikopatolojisi ve Şakalar ve Bunların Bilinçdışıyla İlişkisi) incelenmiştir. Seminer XI’de Lacan bu metinlere yakın kalmaya devam eder, bilinçdışını “engel”, “eksiklik” ve “bölme” açısından tanımlar. Bilinçdışı kendini dil bu noktalarda sendelediğinde ve hata yaptığında ortaya koymaktadır. Bu yüzden bilinçdışı kesin olarak simgesel zincirdeki bu aralık ya da kopmadır.
BİLİNÇDIŞI BİR DİL GİBİ YAPILANMIŞTIR
‘Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır’ Lacan’ın merkezi tezidir ve muhtemelen psikanalize olduğu kadar edebiyat kuramına ve kültürel çalışmalara da en etkileyici katkılarından biridir. Freud bilinçdışını, bir sentaksı (sözdizimi) veya grameri olmayan bir alan olarak tanımlamıştır; bir alan ki zamansallık ve çelişkide tanımaz. Bu doğrudan Lacan’ın tezine karşıtlık oluşturur mu? Freud’a göre, bütün mental durumlar fikirler (temsiller) veya fikir artı affektlerdir (enerji) ve burada kelime-temsilcileri yle (bilinçli düşüncenin ikincil sürecinin ürünleri), bilinçdışı birincil sürecin ürünleri olan
şey-temsilcileri arasında bir ayrım yapar. Bunlar oldukça karmaşık düşüncelerdir ve Freud hiç bir zaman tam olarak ne demek istediğini ortaya koymamıştır. Çoğu eleştirmen Freud’un birincil ve ikincil süreçle ilgili ayrımının bilinçli düşüncenin dille alakalı olmasına karşın bilinçdışının görüntüler ve hislerle alakalı olduğuna dair bir çıkarsama yapmışlardır. Lacan bu fikrin tamamiyle karşısındadır.
Lacan’a göre, bilinçdışı -duyumsal görüntüleri yapı içine tercüme eden bir dil olarak- gösterenin kuralları tarafından inşa edilir. Bilinçdışını sadece konuşma ve dil aracılığıyla bilebiliriz; bu nedenle, benzer türde ilişkiler bilinçdışı elementler, gösterenler ve diğer dil biçimleri arasında da vardır. Bilinçdışı, öznenin simgesel düzen içindeki telaffuzu yoluyla kurulur. Lacanyen bilinçdışı –Freud’un bahsettiği bilinçdışı gibi- bireysel bir bilinçdışı değildir; ne de Jung’un zikrettiği gibi kolektif, mitik imajların ve ırksal mirasın deposu olan bir bilinçdışıdır. Lacaniyen bilinçdışı, birey-aşırı simgesel düzenin özne üzerindeki bir etkisidir. Bunu ilişkili üç tezle açıklayabiliriz:
Bilinçdışı biyolojik değildir ama gösterilen bir şeydir.
Bilinçdışı, birey-aşırı simgesel düzenin özne üzerindeki bir etkisidir.
Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.
Bruce Fink, Lacaniyen bilinçdışının sadece bir dil gibi yapılanmakla kalmayıp kendisinin bir dil olduğunu öne sürmektedir. Dil, basitçe sadece sesli konuşma veya yazılı metinler değildir; dil bir dışlama, bir farklılaştırma ilişkisidir. “Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır” nihayetinde bir gösterme/imleme sürecidir, ki bunun içinde kodlama- kod çözme veya şifreleme-şifre çözme vardır. Bilinçdışı, simgesel düzendeki gösteren ve gösterilen arasındaki aralıktan doğar; burada gösterenin altındaki gösterilenlerin kayması aracılığıyla ve anlamın sabitlenmesindeki yetersizlik yoluyla bilinçdışı varolur. Kısaca, bilinçdışı imlenen ve şifresi çözülmesi gereken bir şeydir.
Seminer XX’de Lacan, “language” ve linguistik arasındaki bu ayrımı bir neolojizmle ‘la linguisterie’ ile formüle etmiştir. Linguistik –dilbilim- dilin ve bilginin formalize edilmesiyle ilgilidir. Öte yandan la linguisterie ise linguistiğin görmezden geldiği, bastırdığı öte yüzüyle ilgilidir. Bunlar bizi dilde anlamın kırıldığı ve yanlış olduğu noktalara gönderir; işte bu yanlış olan kelimelerin bilimidir linguisterie. Bu İngilizce’ye çok güzel bir şekilde “linguistricks” olarak çevrilmiştir. Bu çeviri bilinçdışının oyunculuğunu ve bilinçli düşünce üzerinde yaptığı hileleri vurgulamaktadı r.
BİLİNÇDIŞI ÖTEKİ’NİN SÖYLEMİDİR
Freud bilinçdışından öteki sahne diye bahsederken, aynı zamanda insan arzusunun değişmez alanından bahsetmektedir. Lacan ise oldukça basit bir şekilde ‘Öteki’nin söylemi’ olarak bilinçdışından söz etmektedir. Bu noktada Lacan’ın küçük öteki ve büyük harfle yazılan Öteki terimleri arasındaki ayrıma değinmek gerekiyor. Küçük öteki her zaman imgesel ötekilere gönderme yapar. Bu ötekilere tam, bütünleşmiş ya da birleşik egolar olarak davranırız ve kendi varlığımızın bütünlük hissini onlara yansıtırız. Bu ayna evresinde arzusunun tamamiyle doyurulacağını farz eden bebeğin ötekisidir. Aynı zamanda bu evrede bebek, kendisini öteki için yegane arzu nesnesi olarakta görmektedir. Öte yandan, büyük Öteki kendi öznelliğimize asimile edemeyeceğimiz mutlak ötekiliktir. Büyük Öteki simgesel düzendir; bu içine doğduğumuz yabancı dildir ve eğer arzumuzu ifade etmek istiyorsak öğrenmek zorunda olduğumuz yabancı dildir. Bu aynı zamanda içselleştirdiğimiz ve kendi arzumuzu eğip büken ve etrafımızı saran söylem ve arzulardır. Psikanaliz bize arzunun her zaman ötekilerin arzusunun arzusu olduğunu öğretmiştir. En başta bu ailemizin arzularıdır: kendi umutlarını ve isteklerini ve tabi ki patolojilerini bize yatırırlar. Bu ötekilerin bilinçdışı arzularından ve isteklerinden oluşan dalga içimize dil/söylem aracılığıyla nüfuz eder ve bu yüzden arzu daima dil tarafından şekillendirilmiştir ve bir kalıba dökülmüştür. Sahip olduğumuz arzuları sadece dil aracılığıyla açıklayabiliriz ve bu dili ancak ötekiler yoluyla öğrenebiliriz. Lacan’a göre, dil olmadan bilinçdışı diye bir şey yoktur. Bu yüzden, bilinçdışı arzu büyük Öteki ile ilişki içinde doğar. Bu Öteki’nin söylemidir. Bilinçdışının bir takım yabancı arzularla ağzına kadar dolu olduğunu söyleyebiliriz.
Psikanalitik özne –bilinçdışının öznesi- sadece ötekiler aracılığıyla ve büyük Öteki ile ilişki içinde varolur. Lacan bunu, özne Öteki’nin mekanında açılır diye tanımlamıştır. Kartezyen öznede olduğu gibi, bilinçdışının özneside kendi varoluşuyla ilgili soruyla karşı karşıyadır, ya da daha açık söylersek varoluşundaki yoklukla karşı karşıyadır. Buna karşın Kartezyen özneden farklı olarak, Lacaniyen özne öz-bilinçliliğin kesinliğine sahip değildir –yani Düşünüyorum, öyleyse varım diyemez. Lacaniyen bilinçdışı özne özünde hiç-şeydir; kendi varlığında kaybolmuş bir yokluk/eksiklik öznesidir. Lacan’ın kuramında öznenin bilinçdışının ve arzunun bir eşdeğeri olduğuda düşünülebilir ve bu üç kavram –yani özne, bilinçdışı ve arzu- Lacaniyen kuramdaki aynı noktadan doğarlar. Psikanalizin bu noktada sorduğu soru şudur: nasıl olurda hiçbir şeyden bir şey ortaya çıkar? 1950’lerde Lacan öznenin gösterenlerin etkisi olduğunu ileri sürmüştür ve bu süreci metafor ve metonimiyle açıklamıştır. Seminer XI’de ise bunları yabancılaşma ve ayrılma ile değiştirmiştir. Bu iki operasyon öznenin Öteki’nde kendini gerçekleştirme sürecini tanımlamaktadı r.
Yabancılaşma ve Ayrılma
Öznenin ilk başta gösterenle özdeşleştiği sonra da gösteren tarafından belirlendiği süreç yabancılaşmaya işaret eder. Bu konuşmanın ve dilin öznesi için özsel önemdedir. 1950’lerde Lacan öznenin iki kez yabancılaştığı yabancılaşmanın iki uğrağını tanımlamıştır: birincisi ayna evresi boyunca bebeğin kendisini ötekinde (yanlış)-tanımasıdır, ikincisi ise öznenin simgesele ve dile girmesiyle oluşan yabancılaşmadır. Yabancılaşma, ego formasyonunun kaçınılmaz bir sonucudur ve öznelliğe doğru atılan zorunlu ilk adımdır. Terimin felsefe ve siyaset teorisindeki yaygın kavranışının tersine –ki burada yabancılaşma bir kendine-yabancı laşma olarak anlaşılır ve gerçek kendilik ortaya çıkınca ortadan kalkar-, Lacan için yabancılaşma kaçınılmaz ve ötesine geçilemezdir. Yabancılaşmış özne gösterenin öznesidir; burada özne simgesel düzen ve dil tarafından belirlenir ve yapısal olarak bölünmüştür ya da eksiktir. 1960’ların ortalarından sonra Lacan yabancılaşmanın bu iki uğrağından bahsetmektense öznenin gösteren tarafından belirlendiği tek bir süreçten bahseder. Lacanyen bir perspektiften bakıldığında ‘yabancılaşma kaderdir’.
Seminer XI’de Lacan ileri doğru bir hamle yaparak ayrılma kavramına giriş yapmıştır. Ayrılma arzuyla ilişkilidir ve bebeğin kendisini anne/Öteki’nden (mOther) farklılaştırma sürecine gönderme yapmaktadır. Bu noktada Lacan’ın her şeyi dile indirgediğine yönelik çok sayıda eleştiri ortaya konmuştur. Ama bu eleştiriler erken dönem seminerlerin kısmi bir okumasına dayanmaktadır. Ayrılma arzu alanında meydana gelir ve kesin bir ‘olmak isteyen’ özneyi gerektirir; ‘olmak istemek’ gösteren zincirinden ayrılmaktır. Aynı zamanda dışsal yapıları ‘bilmek istemek’i de içermektedir ve dilin ve Öteki’nin ötesindedir. Ancak bu vakadaki Öteki, yabancılaşmanın Ötekisi ile aynı değildir. Öncedende belirttiğimiz gibi gösterenlerin mevcudiyetindeki Öteki, ayrılmanın Ötekisinden en başta ‘yokluğun’ Ötekisi olması vasfıyla ayrılmaktadır.
Lacan, ‘ihtiyaç’ ve ‘arzu’ arasında çok dikkatli bir ayrım yapmaktadır. Açlık, susuzluk gibi ihtiyaçlar doyurulabilir. Öte yandan arzu ise temel insani ihtiyaçların ötesinde, doyurulamazdı r. Lacan’a göre, arzu Freud’daki ‘istek’ veya libidodan hem daha geniştir hem de daha soyuttur. Seminer XI’de Spinoza’nın izinden giderek arzuyu ‘insanın özü’ olarak tanımlamıştır. Arzu varlığımızın kalbidir ve bu itibarla yoklukla ilişkilidir. Arzu ve eksiklik/yokluk kopmaz biçimde düğümlenmişlerdir. Lacan, arzuyu ihtiyaçtan istek çıkarılınca geriye kalan olarak tanımlar:
Bu yüzden arzu doyum bulma isteği ya da sevilme ihtiyacı değildir,
ama ikinciden birinci çıkarılınca geriye kalandır, bunların Spaltung’unun
görüngüsüdür, der.
Arzu ve bilinçdışı kökensel bir eksiğin tanınması yoluyla kurulurlar: bu eksik fallusun olmamasıdır. Bu nedenle arzu, Öteki’ndeki –simgesel düzendeki- ve öznedeki eksikliğin bir dışavurumudur.
Bebeğin en erken deneyimleri anneye/Öteki’ne mutlak bir bağımlılıkla karakterizedir; anne bebeğinin beslenme ve bakımını sağlar. Bu senaryoda çocuk fantazisinde annenin bütün ihtiyaçlarını ve arzularını karşıladığını düşlemler ve bu yüzden ilgisinin merkezinde anne vardır, aynı zamanda kendisininde eşit oranda annenin arzusunu karşıladığını farz eder. Aşama aşama bebek annenin ona bağımlı olmadığını ve arzunun bir kısmının başka yerde olduğunu deneyimler. Bu çıkmazla karşılaşan bebek kendine bir dizi soru sorar diye iddia eder Lacan: Annem benden ne istiyor? Ben onun için neyim? Annem neyi arzuluyor? Bebek sadece kendi bölünmüşlüğünü ve eksik özneliğini tanımaya zorlanmaz, aynı zamanda Öteki’nin/annenin arzulayan bir özne ve bu yüzden eksik bir özne olduğunu da tanımaya zorlanır. Öteki kusursuz değildir ve bebeğin sevgi isteği ihtiyaçlarını karşılayan nesnelerin ötesine geçer. Lacan için bu isteğin indirgenemez ‘ötesi’ arzuyu kuran şeydir.
Öteki’nin öznesi kayıp olduğu gibi; Öteki’de ‘üzeri çizilidir’ (barre). Özne için Öteki’nin arzusundaki bir şeyler özünde bilinemez olarak kalır. Ayrılma öznenin şu sorusuyla formüle edilebilir: Öteki’nin arzusunda ben neyim? Ve böylece kendisini Öteki’nin arzusunda farklılaştırır. Bu geriye kalan artık objet petit a’dır –arzunun nesne-nedenidir.
Lacanyen Özne
Lacanyen özne iki hareket aracılığıyla kurulur: ilki dil aracılığıyla yabancılaşma sürecinin sorumlu olduğu yabancılaşma, ikincisi ise arzudan ayrılmadır. Lacan hiçbir zaman öznenin ortaya çıktığı anı söylememiştir, aslında hiçbir zaman ortaya çıkmaz. Lacanyen psikanalizde özne sürekliliğe ya da kalıcılığa sahip değildir. Lacan öznenin daima varmakta olduğunu ya da henüz geldiğini söyler: onun için ya çok erkendir ya da çok geç. Sadece öznelleşmenin sürekli sürecinde –yabancılaşma ve ayrılmada- geçici bir şekilde ortaya çıkar.
Peki dilin ve simgeselin ötesinde, gösterenin öznesinden fazla olan ne vardır? Bu soru önemli bir kavramın açıklanmasını gerektirmektedir: dürtü.
DÜRTÜ
Freud’un dürtü kuramı yaşamı boyunca önemli değişimler geçirmiştir. Dürtü bedensel (somatik) ve ruhsal (mental) olanın sınırında yer alan bir kavramdır. Nicel bir enerjiden ve bunun psişik temsilinden oluşur. Laplanche ve Leclaire, Freudiyen dürtüyü “biyolojik doğası olan ve organik kaynaklardan doğan, gerilimin azalması için doyurulmayı amaçlayan sürekli bir güç” olarak tanımlamışlardır. Freud’a göre dürtünün dört özelliği vardır: bir “basıncı”, bir “amacı”, bir “nesnesi” ve bir “kaynağı” vardır. Basınç derken Freud, dürtünün motor faktöründen bahseder.
Lacan’a göre, Freudiyen bir kavram olan dürtü muhtemelen psikanalize ve insan psikolojisi alanına ve öznellik anlayışımıza en önemli katkılardan biridir. Lacan, dürtü ve içgüdü arasındaki Freudiyen ayrımı korumak gerektiğinde ısrar etmiştir. Ve erken dönem çalışmalarında dürtü arzuyla yakından ilişkilidir. Herşeyden önce, dürtü ve arzu birlikte kendi amaçlarını asla elde edememe özelliğini paylaşırlar. Dürtü daima nesnesinin etrafında döner ama hiçbir zaman onu elde ederek doyuma ulaşamaz. Bu yüzden dürtünün amacı basitçe kendi tekrarlayıcı kompulsif hareketini sürdürmektir diyebiliriz. Ya da şöyle diyebiliriz: arzusu arzulamaktır. Ancak Lacan’ın dürtü teorisi Freud’inkinden iki açıdan farklılaşmaktadır. Freud cinselliğin bir dizi kısmi dürtüden –oral, anal ve fallik evrelerini tanımladığı- oluştuğunu öne sürmüştür. Bütün bu evreler Oidipus kompleksinin çözülmesinden sonra tek, bütünleşmiş, genital bir dürtüde entegre olurlar diye iddia eder Freud. Freud’a karşın Lacan, öznedeki dürtülerin tek birleşmiş uyumlu bir çözümünün olmaması anlamında bütün dürtülerin kısmi olduğunu iddia eder. Ayrıca kısmi bir dürtü birleşik bir dürtünün parçasınıda temsil etmemektedir, ama cinselliğin üretiminde dürtülerin kısmiliği söz konusudur. Lacan bir başka açıdan daha Freud’un dürtü kuramını geliştirmiştir. Her şeyi tekil bir motive edici güce indirgemektense Freud’un dualizmini elde tutmak gerektiğine inanmaktadır; ama Freud’un iki dürtü kavramını –yani Eros ve Tanatos’u- reddetmektedir. Lacan için gerçekte her dürtü cinseldir ve aynı zamanda her dürtü bir ölüm dürtüsüdür. Lacan’a göre kökensel olarak tek bir dürtü vardır –ölüm dürtüsü- ve ileri dönem çalışmalarında bunu gerçek ve jouissance ile ilişkilendirmiştir
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
Yeni Makaleler:
- 29/11/2010 12:02 - Azı Dişi Çekmede Damar içi Sedasyona
- 09/07/2010 14:17 - Hipnoanalitik İçgörü Terapisi ( John G. Watkins & Barabasz )
- 23/05/2010 19:21 - Geri Dönüş Ve Nesne İlişkileri Teorisi
- 11/09/2009 17:25 - Kronik Ağrıların Kontrolünde Hipnoz
- 11/09/2009 17:18 - Hipnozun Nöropsikofizyolojisi
- 01/09/2009 18:17 - Cinsel Bozuklukların Tedavisinde Hipnoz Kullanımı
- 01/09/2009 18:09 - Stres ve Anksiyete Bozukluklarının Kontrolünde Hipnoz
- 01/09/2009 18:00 - Hipnoz, Çözülme ve Travma
- 01/09/2009 17:48 - Konversiyon Bozuklukları
- 01/09/2009 17:29 - Yeme Bozuklukları - Anoreksiya ve Bulimia
Eski Makaleler:
- 09/01/2009 01:20 - Direnç ( Özden TERBAŞ )
- 25/11/2008 15:34 - Aktarım ve Karşı Aktarım ( Dr Cem KEÇE)
- 31/10/2008 01:09 - Hipnoz Hakkındaki Mistik Ve Abartılı Düşüncelerin İzahı ( Dr Tahir Özakkaş)
- 06/10/2008 03:44 - Cinsel Terapiye Genel Bir Bakış( Dr Cem KEÇE )
- 06/10/2008 03:36 - Tedavi Olarak Cinsel Terapi ( Dr Cem KEÇE )
- 06/10/2008 03:14 - Aşk, Mahremiyet ve Cinsellik( Dr Cem KEÇE )
- 27/09/2008 02:26 - İdeomotor İnceleme ( D. Corydon Hammond )
- 27/09/2008 02:14 - İmgelerin İndüksiyon ve Derinleştirmede Kullanımı ( D. Corydon Hammond )
- 27/09/2008 02:08 - Parapsikoloji ve Metafiziği Anlamak ( Dr tahir Özakkaş )
- 25/03/2008 01:34 - Prof Dr Vamık VOLKAN ile Röportaj

